Mahallenin o akşamki sessizliği Esra’nın yıllardır kalbinde taşıdığı eksikliğin üzerine ince bir örtü gibi serilmişti. Sokak lambalarının sıcak sarı ışığı taşları parlatıyor, esnaf dükkânlarını yavaş yavaş kapatıyordu. Çocuklar top oynarken neşeli çığlıklar atıyor, anneler evlerin balkonlarından sesleniyor, bakkalın önünde oturan amcalar günün son çayını yudumluyordu. Her şey ilk bakışta aynı görünüyordu… ama Esra için hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Valizini evin girişine bıraktığında derin bir nefes aldı. Dört yıl sonra bu mahallenin havasını yeniden içine çekmek tuhaf bir duygu uyandırmıştı. Bir yanda huzur, bir yanda hüzün… ama en çok da hatıraların keskinliği vardı. Çocukluk adımlarının izi hâlâ bu sokaklarda duruyordu ve Esra tekrar o izlerin üzerine basıyordu.
Perdeyi aralayıp dışarı baktı. Mahallenin kendine özgü kokusu burnuna geldi: akşam serinliği, uzaktan gelen taze ekmek kokusu ve bir yerlerde kaynayan çayın buğusu… Hepsi onu yıllar öncesine götürüyordu. Ama pencereden sokağa bakarken gözleri bir anda bir siluete takıldı. Uzaktan adımları kendine özgü olan birinin geldiğini hissetti.
Kalbi hiç beklemediği kadar hızlı atmaya başladı.
O, Efe’ydi.
Esra gözlerini kısarak baktı. Efe’nin adımları hâlâ aynıydı ama kendisi bambaşka görünüyordu. Omuzları daha geniş, duruşu daha sağlam, yüzü daha olgundu. Bu hâliyle tanıdık olduğu kadar yabancıydı da. Yıllar onu değiştirmiş, büyütmüş, daha derin birine dönüştürmüştü.
Efe, bakkaldan aldığı ekmekleri çantasına yerleştirirken başını kaldırdı ve o an göz göze geldiler. Sanki zaman kısa bir an için nefesini tuttu; sokak sesleri sustu, rüzgâr durdu, hatta çocukların çığlıkları bile arka plana karıştı.
Esra’nın kalbinden sıcak bir dalga yükseldi. Bir çocuğun büyüyüp bir adam oluşunu bu kadar yakın görebileceğini hiç düşünmemişti.
Efe ise o anda nefesini tamamen unutmuştu. Gördüğü yüz, çocukluğundan beri içini ısıtan, bazen onu kızdıran, bazen güldüren ama her zaman kalbinin bir köşesini saklayan yüzdü. Esra geri dönmüştü. Hem de yıllar önce bıraktığı mahalleye, ona bakan o eski pencereye, en çok da Efe’nin unutamadığı o bakışlara…
Ama Efe sadece bir saniyelik cesaret bulabildi. Hızla başını eğdi, çantayı omzuna attı ve yürümeye devam etti. Yüreği göğsüne zor sığarken dengeyi korumaya çalıştı.
Esra pencerenin önünde kaldı. Ona uzanan bakışı birkaç saniyelikti ama kalbinde bıraktığı iz tahmin ettiğinden büyüktü. “Efe…” diye fısıldadı, kimse duymasın diye değil, sesi titrediği için.
Evin içine geri döndüğünde annesi mutfaktan seslendi.
— “Esra, hoş geldin kızım. Biraz dinlen, yol yormuştur seni.”
Esra başını sallayıp odasına geçti. Bavulunu kenara bıraktı ama yatağa oturduğu anda aklında sadece bir görüntü vardı: Efe’nin o kısa, şaşkın, ama bir o kadar derin bakışı.
Yatağın ucuna ilişti ve derin bir nefes verdi. Üniversite yıllarında bile, gecenin bir yarısı uykusu kaçtığında, kalbinde beliren o tanıdık ağrı her zaman