Okyanusların birbirlerine karışmamaları bilim değil… Kadim bir mühürdü sanki.
Buna inansam kendime ne olarak adlandırmam gerekirdi? Hayalperest mi? Yoksa gerçeklerin kıyısında dolaşan bir Oşinograf mı?
Deney tüpünü her sallayışımda su hafifçe bulanıyor, ama durduğum anda iki farklı su kütlesi yeniden eski çizgisine kavuşuyordu. Bilim bunu akıntılarla, sıcak-soğuk dengesiyle, mineraller ve planktonlarla açıklıyordu elbette…
Fakat ben her gördüğümde o efsaneler aklıma doluyordu.
Sanırım 19. yüzyılda doğmamak benim talihsizliğimdi. O dönemde yaşasaydım, hiç düşünmeden efsanelere bahsimi yatırırdım. Kendi kendime kıkırdayıp başımı sonsuzluk gibi gelen okyanuslara çevirdim. Bu hikâyeyi ilk okuduğumda saçma bulmuştum. Şimdi ise okyanusun ortasında dururken, saçma olanın ben olup olmadığını sorguluyordum.
Eski bir inanışa göre sol tarafımda, daha koyu bir renk taşıyan Atlantik Okyanusu’nun altında bir krallık yatıyordu. İnsanlarının olağanüstü güzellikleri ve kibirleriyle anılan, dizilere ve filmlere konu olan kayıp uygarlık: Atlantis.
Sağ tarafımda ise Pasifik’in engin derinliklerinin altında çok daha eski bir uygarlık olduğu söylenirdi; Mu halkı. Araştırdığım bilgilere göre iki farklı teori vardı. Birincisi Mu'lar ilk insanlardı. Atlantis onların soyundan gelen kabilelerdi. Diğer inanışa göre ise Atlantis ve Mu'lar iki farklı medeniyetti...
Mu halkı; tonlarca suyun altında gömülmüş, bilimde, teknolojide, sağlıkta ve mimaride çağlar ötesi bir toplum olduğuna inanılırmış... Bu iki dünya Atlantis ve Mu sular altına gömüldükleri zaman ortak bir düzen, hiyerarşi içinde bir süre yaşamışlar. Ta ki; Atlantis’in genç Prensesi Moyen, Mu’nun Prensi Sapro’ya âşık olana kadar...
Sonrasında ise korkunç savaşlar, taht oyunları girmiş devreye. Sonsuz ömürlerinde sonsuz kayıplar verilmiş...
Ve Poseidon'un öfkesi nihayet bir gün yeryüzünü titrettiğinde iki krallığın arasına görünmez bir set çekilmiş. O seti aşmaya çalışan herkes ışığa kapılıp taşa dönüşmeye başladığında korku bedenlerini zincirlemiş. Mu halkı korkudan yaklaşamazken, Atlantisliler kibirlerinden vazgeçmeyip o sınırı geçmeye çabalamış. Sonuç mu? Sadece daha çok kayıp...
“Mrs. Karen! Fırtına çıkmak üzere, dönmeliyiz! Hemen!”
Kaptan Tose’nin rüzgârla yarışan sesi beni düşüncelerimden kopardı. Gözlerimi kısıp elimi siper ederek gökyüzünde toplanan gri bulutlara baktım. Teknenin metal aksamı rüzgârla inliyordu.
Örnek kabını titreyen ellerimle çantaya yerleştirmeye çalışırken, yüzüme çarpan tuzlu su nefesimi kesiyordu. Buraların fırtınaları meşhurdu… Ölümle anılan bir meşhurluk. İki okyanusun birbirine çarpışı hızlanmıştı. Tuz kokusu boğazıma kadar doluyordu.
“Kaptan, gidelim! Geliyorum!” Sesim dalgaların çığlığına karışsa da kaptan söylediğimi anlamıştı. Sarı yağmurluğunun kapüşonunu başına geçirip köşke tırmandı. Tekne, rüzgârın hışmıyla sağa sola devriliyor, her adımda beni yalpalatıyordu.
“Tanrım… Lütfen bugün ölme planım yok. En azından örnek tüplerini teslim edene kadar.”
Fısıltım biter bitmez gökyüzü mavi ve mor ışıklarla yarıldı. Bu yıldırım, görenin kalbini yerinden sökecek bir gürültüyle koptu. Çığlığım boğazımdan fırladı. Tutunduğum demiri bırakıp koşmaya yeltendim ama zemindeki su ayaklarımı kaygan bir