DÖRT KİŞİ DÖNDÜK
Beş Kişiydik
MEHMET KORKMAZ
KÜL VE TOPRAK
"Mert... Mert."
Cama yasladığı başını yavaşça doğrulttu. Gözlerini, camın ardında akıp giden ve rüzgârın kamçıladığı sararmış otlar ile yaban çalılarından zorlukla ayırdı. Ufukta puslu bir heybetle yükselen Amanoslar'ın eteklerindeki anız tarlaları, tıpkı yıllar önce bıraktıkları gibiydi; kurak, sessiz ve ıssız.
"Efendim?" dedi, sesi hafifçe çatallanarak. Zihninde sürüklendiği o geçmiş günlerden, dalıp gittiği o çukurdan henüz tam çıkamamıştı.
Serkan konuşmadı. Sadece çenesiyle hemen yanına, koltuğun üzerine bırakılmış ve titremekte olan telefonu işaret etti. Ekranın solgun ışığı, arabanın gölgeli arka koltuğuna vuruyordu.
Titreyen telefonu eline aldı. Geride bıraktığı, ait olmaya çalıştığı o yeni ve düzenli hayat, o küçük ekrandan ona sesleniyordu. Ancak başını kaldırıp camdan dışarı baktığında, paslanmış kasaba sınır tabelasını çoktan geçtiklerini gördü.
Derin bir nefes aldı, boğazını temizledi ve telefonu açıp kulağına götürdü: "Efendim Elif..."
Sesi kısık çıkmıştı ama arabanın içindeki monoton uğultuyu delmeye yetti.
Ön koltukta uyuyan Barış kıpırdandı. Cama yaslanmış geniş omuzları sarsılarak gerindi. Esmer tenine düşen ikindi güneşi, burnundaki o eski eğriliği daha da belirginleştiriyordu. Eliyle çok kısa kesilmiş saçlarını sıvazlarken esnedi. Ardından gözlerini güçlükle aralayıp omzunun üzerinden arkaya baktı:
"Yine yenge mi arıyor?" diye mırıldandı uykulu, boğuk bir sesle.
Kaan, gözlerini yoldan ayırmadan dikiz aynasına kısa bir bakış attı. Aynanın çerçevesinde Serkan'ın yansıması belirdi. İnce ama güçlü bedeniyle koltuğa gömülmüş, her zamanki gibi sessizdi. Açık buğday tenindeki birkaç günlük sakalı ve sol kaşının ucundaki küçük kesik iziyle, hiçbir şeye tepki vermeden sadece dışarıyı izliyordu. Rüzgârın hafifçe havalandırdığı, diğerlerine göre biraz daha uzun olan saçları dışında onda hareket eden hiçbir şey yoktu. Çok dikkat çekmeyen bir görünümü vardı ama sessizliğiyle tüm arabanın havasını okuyabiliyordu.
Kaan aynadaki bu tanıdık silueti bir an süzdükten sonra bakışlarını tekrar yola çevirdi. Direksiyonu tek eliyle sıkıca kavrarken, diğer eliyle cebinden çıkardığı paketten bir sigara çekip dudaklarının arasına yerleştirdi. Çakmağı çakmaya çalışırken gözünü önündeki asfalttan ayırmadı. Sigarasını yakıp camı birkaç santim araladı. İçeri dolan serin rüzgâr, arabanın içindeki ağır havayı dağıtmaya yetmedi.
Arka koltuktaki telefon görüşmesi sandıklarından kısa sürdü. Mert mırıldanır gibi bir şeyler söyleyip telefonu kapattı.
"Vardınız mı diye merak etmiş," diyerek cihazı sessizce cebine indirdi.
Barış gözlerini yeniden kapatırken, “Yenge haklı,” diye mırıldandı. “İnsan böyle dağın başına gelirken haber verir.”
“Daha dağın başına gelmedik,” dedi Kaan. Sesi pürüzsüz ve ciddiydi.
Barış gözlerini açmadan sırıttı. “Senin için burası şehir merkezi zaten.”
Kaan cevap vermeye yeltenmedi. Sigaradan derin bir nefes çekip dumanı aralık camdan dışarı, bozkıra doğru üfledi.
Mert ise yeniden kendi köşesine döndü. Başını yavaşça yasladı. Tozlu camda kendi yansıması belirdi.