Not : Bu kitapta yer alan kişi, kurum, olay ve mekânlar tamamen hayal ürünü ve kurgusaldır.
Anlatılan hikâye; gerçek kişi, kurum ve kuruluşlarla doğrudan veya dolaylı hiçbir bağ taşımamaktadır.
Eserde geçen adlar, unvanlar, olay örgüleri ve benzerlikler tamamen rastlantısaldır.
Herhangi bir kamu kurumu, güvenlik birimi, yargı organı veya özel kuruluşla ilişkilendirilmesi amaçlanmamış olup, böyle bir anlam çıkarılması yazarın iradesi dışındadır.
Bu eser; toplumsal duyarlılık, insanî değerler ve kurgusal bir anlatı çerçevesinde kaleme alınmış olup, gerçek olayların birebir yansıması olarak değerlendirilmemelidir.
Bu kitap Yarım Kalan Sigara isimli kitabın devam kitabıdır. İyi okumalar...
______
Giriş
Şehit Jandarma Komando Uzman Çavuş Emir Kaan Yılmaz…Manisalı Emir, Emir Efe, Güzide, Uzman Yılmaz…Ya da sevdiği kadının diliyle, Merhamet kokulu adam…
Bir zamanlar silah arkadaşlarının da, sevenlerinin de dilinden düşmeyen o isim…
Ne şiirler yazıldı ardından, ne romanlara adı verildi; ne de türkülerle anıldı şehit düştükten sonra, ne çocuklara isimleri verildi…
Çünkü Emir Kaan, gürültülü bir efsaneden çok, sessiz ama derin bir yara olarak kaldı geride.
İklim ile Emir’in mahşere kalan sevdası; ne Ferhat ile Şirin’e benziyordu ne de Leyla ile Mecnun’a…
Onlarınki, bambaşka bir boyutta yaşanmıştı.
“Canım uğruna, canımdan vazgeçerim,” diyen bir adamdı Emir Kaan. Kendi canından önce, canım dediği sevdasını koymuştu yüreğinin en güvenli yerine. “Canıma can katan,” diye sevmişti onu; “yüreğimin vatanı,” diye büyütmüştü içindeki sevgiyi.
Ve o büyük sevdanın en büyük hediyesi olarak gördüğü Leyla Nur’u, sevdiklerine emanet ederek bırakmıştı bu dünyayı. Hikâyesini ise mahşere saklamıştı.
Yalan yok; biraz daha nefes alabilseydi, kurban olsun yoluna diye sevdiği eşine doyamayacağını bile bile, bir an daha sarılırdı. Biricik kızını ise baban size kurban olsun diyerek kayda aldığı videolarla değil; kollarında uyutup, başucunda ninni söyleyerek büyütmek isterdi.
Ama kader, başka türlü yazılmıştı bu hikâyeyi. Onların sevdası, bu dünyada yarım kalmış bir roman gibi, tozlu raflara kaldırılmıştı.
O günden sonra ne İklim eski İklim’di, ne de geride kalanlar…
İklim, hayatta kalmayı kızına tutunarak başarmıştı. Bir yandan anneliğin yükünü ve mucizesini omuzlarında taşırken, bir yandan da eşinin adını yaşatabilmek için romanlar, kitaplar ve şiirler yazmıştı. İçinde biriken özlemi kelimelere döküyor, yazdıkça nefes alıyordu.
Minik Leyla Nur’un gözleri ve gülüşü Emir’e benziyor, saçlarının rengini ise annesinden alıyordu. Timin de ailenin de adeta maskotu olmuştu. Gülümsediğinde, tıpkı babası gibi başını hafifçe yana yatırır, içten ve masum bir ifadeyle gülerdi. Kahverengi irisleri ışıl ışıl parladığında, sağ yanağında babasından miras kalan gamzesi derinleşir ve Emir’in yokluğunu bir anlığına da olsa unutturmaya yetirdi.
Küçük bedeniyle, huylarıyla ve davranışlarıyla; gerçek hayatta hiç görüp sarılamadığı babasını andırıyordu. Bazen bir bakışı, bazen sessizce