Kör kuyuların en dibindeyken güneş ışığını görebilmek için ne kadar tırmanmak gerekirdi?
Ankara’da saat 15:53’tü. Esenboğa’nın pistine teker koyan Berlin uçağından inenlerin arasında, gri kabanının yakalarını rüzgara karşı dikleştirmiş bir adam yürüyordu. Gri pantolonu ve beyaz gömleğiyle Ankara’nın puslu havasına uyum sağlamak ister gibi bir hali vardı. Elindeki kırmızı valiz, puslu gri fonun ortasında kanayan bir yara gibi bağırsa da Can Kutsal’ın umurunda değildi.
Tekerleklerin asfalta kazıdığı hışırtı eşliğinde telefonunu çıkarıp tuşladı.
"İndim ben," dedi. Sesi, yılların yorgunluğunu sevecen bir tonun altına saklamaya çalışıyordu.
Önünden vızır vızır geçen sarı taksilere bakarken derin bir nefes çekti ciğerlerine. "Ankara... Seni hiç özlememişim. Hep bir koşturmaca, hep bir acele."
El salladığı taksi önünde durduğunda önce bavulunu, sonra kendisini arka koltuğa bıraktı. Taksicinin dikiz aynasından süzdüğü "Nereye başkanım?" sorusuna yüzünü bile kaldırmadan adresi söyledi. Taksi süzülerek havaalanından ayrılırken Can dışarıdaki kurşuni gökyüzüne baktı. Dudakları kıpırdadı, taksicinin bile duyamayacağı bir fısıltı döküldü:
"Doğum günün kutlu olsun bebeğim..."
Taksici dikiz aynasından laf atmaya çalıştı. "Futbolla aran nasıl başkan?"
"Ağabey, ben Almanya’dan geliyorum. Gittim gideli ne siyaset takip ettim ne futbol. İç mimarım ben, ev dekore ederim. Dört yıldır yokum."
Taksici "Ne iş yaptın ta Almanya'larda?" diyerek bir konuşmaya çekmeye çalıştı Can'ı. Sabahtan akşama kadar direksiyon salladığı için bu yorgunluğu hissetmemenin tek yolu havadan sudan muhabbetlerle günü geçirmekti. Ama konuşmaya çalıştığı kişi pek oralı sayılmazdı.
"Ben iç mimarım. Evlerin dekorasyon danışmanlığını yapıyorum diyebilirim."
"Ne zamandır Almanya'dasın?"
Bir yandan içini üşüten bu şehre bakarken bir yandan ne kadar özlediğini düşünmekle meşguldü Can. Taksici onun için sinir bozucu şekilde samimiyet kurmaya çalışıyordu.
"4 yıldır yurtdışındayım." diyerek kestirip attı. Bu süre içerisinde sadece Almanya değil farklı ülkelere de gitmiş, Gülay hocası sayesinde epey deneyim biriktirme şansı olmuştu. Şimdi ise önemli bir AVM için özel istekle vatan topraklarına ayak basmıştı.
Cümleleri bıçak gibi kesip attı. Muhabbeti kapattığını sanıyordu ama taksici direksiyondaki yalnızlığını bastırmak için "Benim amca kızı da Belçika'da..." diye anlatmaya başladı. Can adamı duymuyordu bile. Kızılay tabelasından sağa sapıp Ulus’un boz renkli binalarına ilerlerken göğsü daraldı. Gömleğinin üst düğmesini çözdü. Şehir üzerine geliyordu.
Can şehrin boğücü trafiğinde boğuşurken, Kızılay’daki bir rezidans dairesinde hayat bambaşka bir ritimde akıyordu.
Hoparlörden taşan Give Me Everything melodisi duvarlara vururken, gözlerinde yıldızlı karton gözlüklerle dans eden üç kızın kahkahası yükseliyordu. Sıla Nahmi, elindeki soğuk çaydan bir yudum alıp tebessüm etti. Gözlerine çektiği kapkara kalemin sertliğine inat, üzerindeki su yeşili elbise salonda göl meltemi estiriyordu. Başının tepesindeki derli toplu topuzu her zamanki gibi yerli yerindeydi.
Elinde telefonla bir