‘’Vur! Vur! Vur!’’
Kalabalık çıldırırcasına tezahüratına devam ediyordu. Onlarca, yüzlerce ses tek bir vücut olmuştu. Benim yarattığım vahşete coşkuyla eşlik ediyordu. Nefesim göğsüme sıkışmış, adrenalin damarlarımı patlatacak kadar baskı yapmaya başlamıştı. Başımı eğip ellerime baktım. Tırnak aralarımdaki kana bulanmış toprak kalıntılarına…
Kulaklarım coşkulu gürültüden patlayacak gibiydi. El sargılarımı ıslatan kan parmak aralarımdan avcuma süzülüyordu. Beyaz sargıları mı seçmiştim yoksa, kırmızı olanları mı? Emin olamıyordum. Bir avcumu sargılara sertçe sürtmeye başladım. Sanki temizleyebilecekmişim gibi… Kan bir anda bileğime kadar sıvandı. Ben silmeye çalıştıkça daha fazla yayılıyordu. O an hatırladım. Beyaz olan sargıları seçmiştim. Sonra da kırmızıya bulamıştım.
Ellerime bakmaya daha fazla dayanamayınca; yerde yatan yüz kemikleri dağılmış, kasları ölümün pis dokunuşuyla seğiren rakibime döndüm. Kafa boşluklarından sızan kan biraz önce benimle verdiği mücadelenin eseri olan terine karışıyor; oradan da ringin leş kokulu betonuna yayılıyordu.
Zavallı… Belki başka bir gece bana karşı bir şansı olabilirdi. İyi bir darbe indirebilirdi. Sersemletebilirdi. Yeterince iyiyse bir raund daha dayanabilirdi. Ama bu gece… Bu gece benden geriye bir avuç toprak dolu yumruklarımdan başka hiçbir şey kalmamıştı. Yanlış zamanda, yanlış mücadeleyi vermişti. Benim gibi…
Rakibim son bir kez daha şiddetle sarsıldı. Sonra canı bedenini usulca terk etti. Ringe çıkışı gürültülü, inişi ise ani olmuştu. İşinin bittiğini anlayınca bir adım geriye çekildim. Hınçla sıktığım yumruklarımı bir anlığına bile gevşetememiştim. Ter boynumdan göğsüme ve sırtıma ürpertici bir soğuklukla inerken başımı kaldırıp ilk defa parlak spot ışıklarının ötesini görmeye çalıştım. Bana vurmam için, öldürmem için yalvaran o uğultu artık zihnimden mi süzülüyordu; yoksa gerçek bir yüzü, bir sesi var mıydı?
Kendime uzaktan bakmaya katlanamıyordum. Kan, tükürük ve ağız kokusuyla dolu bir bataklığın yıldızıydım. Bir zamanların şampiyon sporcusu artık omuzlarda yükselmiyor, madalyaların tenine vuran gururlu ağırlığını hissetmiyordu.
Artık yerin dibinde, dünyanın sonundaydım. Bir tarafım toprakta, diğer tarafım beni izlediğini bildiğim ama göremediğim o kor ateşin içindeydi. Korkusunu, kızgınlığını göğsümde hissedebiliyordum.
Sonunda gözlerim en başından beri yumruklarımın hedefi olması gereken o adama kaydı. Patron… Bataklığın kralı! Hepimizin sahibi!
Beni bu deliğe hapseden adam oydu işte. Benim olanı bile bana vermeyen adam… Leş ağzında memnuniyetle dolu bir gülümseme vardı. Benimle göz göze geldiği anda soldu. Nefret bedenime öyle sert sinyaller gönderiyordu ki tek hamlede yıpranmış ring iplerini aşıp yere atladım. Ring anonsçusu birden şaşkınlıkla haykırdı. İki ayağımın üstüne muntazam bir iniş yaptığımda Patron’un iki küçük karadeliğe benzeyen gözleri kısıldı. Biliyordu. Buraya onun için döndüğümü anlamıştı.
Bütün kalabalık bir anda sustu. Artık coşkulu haykırışlar yerini tekinsiz bir bekleyişe bırakmıştı. İki yüzlü hamam böcekleri… Tek görmek istedikleri ölüm… Kimin olduğu fark etmez. Oysa ben bu