Girne’de akşam, yavaş ve yumuşak şekilde gelirdi.
Gündüzün
sıcak notaları yerini, gölgelerde saklanan serinliğe bırakırken sokaklar farklı
bir aura ile şenlenirdi.
Taş sokakları, eşsiz tarihi mekânları, beyaz evleri, denizin kıyıları, ışıkları
ve insanlarıyla Girne… muhteşem ötesi bir şehirdi.
Güneş denizin içine usulca gömülürken gökyüzü, açık maviden mora çalan bir renge dönüşür; suyun yüzeyi ise görülmeye değer ışıklarla süslenirdi.
Nera, sahilin biraz daha sakin kalan kısmında, kayaların hemen kıyısına oturmuş; o eşsiz manzaranın tadını çıkarırken zihni rahat, hatta bomboştu.
Belki de bu yaşına kadar ilk defa hiçbir şey düşünmeden durabiliyordu.
Ayaklarında parmak arası terlikler vardı. Kumlara yarı gömülmüş, gevşekçe duruyordu. Üzerindeki açık mavi elbise, rüzgârla birlikte hafifçe dalgalanıyor; tenine değdikçe ona orada olduğunu, gerçekten orada olduğunu hatırlatıyordu.
Üç hafta
olmuştu.
Sadece üç hafta…
Ama sanki başka bir ömür geçirmiş gibi hissediyordu. Sanki her zaman oradaymış gibi; sanki onca acıyı çekmemiş de kötü bir rüya görmüş, geçirmiş gibi…
Esen
meltemin tel tel dağıttığı güzel saçlarını kulağının arkasına itme ihtiyacı
duydu.
Bir an parmakları, saçlarının eskiden olduğu tonları arar gibi oldu. Ancak
bulamadı. Çünkü artık yoktu. Uzun kumral saçlarının yerini alan o koyu
siyahlar, ilk gün yabancı gibi hissettirmiş olsa da buna da yavaş yavaş
alışıyordu.
Çünkü artık aynaya her baktığında gördüğü kadın… ona hüznü değil, özgürlüğü ve huzuru hatırlatıyordu.
Zaman geçtikçe ve farkındalık seviyesi arttıkça, aslında bu duyguya ne kadar muhtaç, ne kadar yabancı olduğunu görüyordu.
Hissediyordu…
Daha hafif, daha mutlu, daha… kendi gibi hissediyordu.
Sanki eskiden olduğu kadının içi bomboştu da asıl benliğini şimdi bulmuştu.
Derin bir nefes aldı. Tuzlu hava ciğerlerine dolarken gözlerini kapattı. İçinde o tanıdık sıkışma yoktu bu kez. Göğsüne çöreklenen o ağırlık, boğazına dolanan o kocaman düğümler, gönlünün acısı, sorumlu tutulduğu sorunların ağırlığı…
Yoktu.
Sanki biri
gelip içini temizlemişti.
Karanlık köşeleri açmış, pencereleri sonuna kadar aralayarak onu hastalıklı
hayatından kurtarmıştı…
Kurtarıcısını düşünürken dudaklarına kusursuz, usul bir gülümseme yerleşti.
Bu
gülümseme, alışık olduğu türden değildi. Kimseye gösterilmek için orada
belirmemişti. Bir manası da yok gibiydi.
Sadece… kendiliğinden var olmuştu işte, hepsi bu…
Dalgalar
ayaklarına kadar uzandığında terliklerini çıkarıp kenara itti. Parmaklarını
suya değdirdi. Ürpermedi.
Aksine, içinden ince bir sıcaklık geçti.
“İyi…” diye mırıldandı, neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle.
Bu kelime,
dudaklarından dökülürken yabancı gelmedi.
Belki de ilk kez… doğru bir “iyi” gibi hissettirmişti.
Başını hafifçe geriye yasladı. Gökyüzünü izledi. Artık boğuluyor, ölüyormuş gibi hissettirmeyen gökyüzünü…
Siyah saçları kalçalarının ardındaki kumlara değdi ama umurunda değildi.
Burada kimse onu tanımıyordu. İşten eve döndükten sonra canı isterse rahatça sokaklara çıkabiliyor, sahile geliyor, dilediği gibi gezebiliyor ve kimse de ona “Sen neyi, ne zaman, ne şekilde yapıyorsun?” diye sormuyordu.
Tüm bu detaylara rağmen eksik hissetmiyordu.