Bölüme başlamadan önce bir uyarıda bulunmak istiyorum. Kadın karakterinin ismi önceden Liora idi ancak şimdi Efsan olarak değiştirdim. Yani önce ki tanıtımlarımda Liora olarak tanımış olabilirsiniz ama kadın karakterimizin ismi Efsan. Keyifli okumalar dilerim.
Parmaklarım klavyenin üzerinde duraksadı. Ekrandaki mavi ışık, odanın karanlığına cılız bir parlaklık yayıyordu. Telefonuma düşen bildirime bakarken derin bir nefes aldım.
“Taslak üzerinde çalışıyorum,” diye yazdım. “Görüştüğümüz revizyonları geçiyorum şu an.”
“Fikrini bu kadar çabuk değiştirmene şaşırdım açıkçası. Yara izi konusunda ısrarcıydın?”
Ekrandaki yazıya tepkisizce baktım. O yara izinin bir karakterin tüm kaderini nasıl değiştireceğini, o kesiğin arkasında yatan acıyı kimse bilemezdi.
“Birkaç mantık hatası fark ettim diyelim. Bazen yaraları tamamen silmek en doğrusudur.”
“Nasıl istersen. Seni tutmayayım o zaman, iyi çalışmalar.”
“Teşekkürler.”
Mesajı attıktan sonra telefonu ekranı alta gelecek şekilde masaya bıraktım. Silme tuşuna bastığım an, yarattığım evrendeki bir adamın hayatından koca bir iz kaybolacaktı.
Kitabımdaki kötü karakterden bahsediyordum. Karakter, mavi ve gri tonlarının karışık renginde ve çekik gözlere sahipti.
Hem asil hem savaşçı bakıyordu. Yazık, canım karakterim çok ama çok acı çekmişti.
Çektiği acılarının kanıtı olaraksa çenesinde derin orta boylarda yara izi vardı. Yara izi ne çok büyük ne de çok küçüktü.
Kitabım eski zamanlarda geçiyordu. Başrol karakterlerin birbiriyle bağ kurabilmeleri için kötü karakterini kullanmıştım.
Asil bakmasının sebebi yıkılmış bir krallığın kötü varisi olmasıydı.
Savaşçı bakmasının sebebi de aynıydı aslında. Yıkılmış bir krallığın kötü varisi olmak...
Saçları siyah rengin en koyu tonundaydı.
Kitap yazdığım masamın tam önünde cam vardı. Dağ evinde yaşıyordum, çok arkadaşım olmadığı ve ailem de yaşadığım ülkede olmadıkları için şehirde yaşamaya gerek duymuyordum.
Herhangi şehirle bağlantılı olan bir mesleğim de yoktu. Yazarlık yapıyordum.
Dışarısı akşama yakın karanlık, yağmurlu ve rüzgarlıydı.
Bu havalar için ölürdüm sanırım, öyle ki bayılıyordum.
Dışarıyı biraz izledikten sonra yazmaya devam ettim. Ne kadar süre yazdığımı bilmiyordum ama akşamüstü olan hava şimdi kapkaranlıktı.
Kitap yazdığım oda aynı zamanda oturma odam ve kütüphanemdi.
Biraz dinlenmek adına tam koltuğa uzanacaktım ki ışıklar gitti. Muhtemelen yine şalterler atmıştı. Işıkların gitmesini sorun etmezdim çünkü bir dağ evinde olası şeydi bu.
Işıkların gitmesine alışık olduğum için hemen mum buldum ve yaktım. Şalterler bodrum katındaki odada kalıyordu.
Mumu ve çakmağı yanıma alıp oturma odamdan koridora çıktım. Dış kapı arkama denk geliyordu.
Tam bodruma inen merdivenden aşağı inecektim ki dış kapının açılma sesiyle durdum. Kalbim ağzımda atmaya, göğsüme nefes gitmemeye başlamıştı. Çünkü evimin anahtarı ailemde bile yoktu ayrıca ben her akşam kapıyı kilitler öyle otururdum. Bu da demek oluyordu ki birinde anahtar vardı...
Sırtım hâlâ dış kapıya doğru bakıyordu.
Sakince arkamı döndüm.
Dışarıdan içeri giren kişi bir adamdı. Yüzünü göremesem de en azından erkek olduğunu anlayabilmiştim.
Kapıdan içeri girmemiş ıslak haliyle öylece kapıda dikiliyor